Taşra Romantizminin Dayanılmaz Rahatsız Ediciliği

…bulmadı taşrada kalan*

Öncelikle taşra romantizmi diye bir kavram var mı, bir yerde duyduysam nerede duydum bilmiyorum. Bu konu kafamın içinde dönüp durduğu için ara sıra bir şeyler okuyorum ama bunu pek de sistematik olarak yapmadığım için bazı bilgileri de unutuyorum. Ancak araştırırken Tanıl Bora’nın bir derlemesiyle (Taşraya Bakmak) karşılaştım, onun içinde geçiyor galiba. Şu an kitabı alma şansım yok, okusam bana katacaklarına rağmen sadece hissettiklerim üzerinden ve çok da kişisel bir yerden bu yazıyı yazmak istiyorum. Bilgi verme kaygısıyla değil, sıkıldığım için.

Taşra, TDK tarafından şöyle tanımlanıyor: “Bir ülkenin başkenti veya en önemli şehirleri dışındaki yerlerin hepsi, dışarlık.” Bu çağda, bilgi ve teknoloji çağında, taşra mı kaldı diye düşünebilirsiniz. Bilgi ve teknoloji çağında herkesin bilgi ve teknolojiye eşit mesafede durduğunu düşünüyorsanız yeriniz üzerine tekrar düşünmelisiniz, muhtemelen diğerlerinden daha yakında bir yerde daha eşit olduğunuz için farkında değilsiniz.

Benim eleştiri ve tecrübelerim daha ziyade bu dışarlık halinden kaynaklanıyor galiba. Her şeyin geç geldiği yurdumuzda, başkent ve en önemli şehirlerin dışına bir şeylerin ulaşması çok daha geç oluyor. Önceleri bir belediye olan, sonradan şehrin büyükşehir olmasıyla bir mahalleye dönüşen küçük bir yerde doğup büyüdüm ben. İlçe merkezine gayet yakın bir mahalle aslında. Aynı zamanda çok daha küçük mahallelere, köylere de yakın olan bir yer. Belli bir yaşa kadar sınıf arkadaşlarım o köylerden geldiler. Annemin ve babamın öğrencileri ve velileri o köylerden oldu çoğunlukla. Bugünlerde çoktan hayatın bir parçası olmuş, kendi çocuklarını okula gönderen sınıf arkadaşlarım oldu. Yüksek lisans yapan, akademiye inancını sorgulayan, bir çocuğun sorumluluğunu almayı boyundan çok büyük gören bana kıyasla hayatın çok daha parçası olan eski arkadaşlarım.

Tüm –izm‘ler insana başka türlü bir yaşamak ihtimalini anlatır. Taşra ise bildiği tür yaşamayı sürdürmek üzerine kuruludur. Belki de atalarından kalan toprağını bırakıp gitme hakkı olmadan işleyen bizim atalarımızın yaşamaktan anladığı bu olduğu için. Bilgi ve teknoloji çağında bile değişim hızı öyle yavaş ki, değişim öyle korkutucu ki.

Büyürken beni hep boğan, hep dışına çıkmak istediğim bir yer oldu taşra. Kütüphaneler, havalı marketler değil, eczane bile yoktu; belli gün ve saatlerde çalışan doktor olmasına rağmen. Yaşım daha küçükken, sayıları çok da az olan dışarıdan gelenleri pek anlamazdım. Zira okuldaki öğretmenler bile yakındaki ilçe merkezinde yaşar, ders bitince kaçarlardı adeta. Sonra ben lise ve üniversite için sürekli daha uzağa gittikçe, gittiğim yerlerden birileri benim tersim yönde gittiler. Şehirden bunalmak, kaçmak bir olgu oldu. Taşradaki hayatın basitliğini seven, buna adeta tapan birileri oldu. Benim nefretle kaçtığım o basitlik. “Ne güzel bir yerde yaşıyorsun ya, ne işin var böyle kalabalıkta koca şehirde senin.” diyenlerin asla anlamadığı nefret ve basitlik. İmza günlerinin, tiyatroların, dil kurslarının ilçe merkezinde bile ancak sınırlı kez olduğu taşra. Şimdi bana “hayatta anlamlı olan şeyler bunlar değil ki, dağ havasında içilen taze çayın tadı neyde var!” demeyin. Bir bağımsız film festivalinde, Şili’deki askeri cunta üzerine izlediğim bir filmin, bu filmi bir İtalyan çift ile beraber izleyip tartışmanın keyfi bence o çayda yok der çirkinleşirim.

Yukarıda bahsettiğim Taşraya Bakmak‘ın eser tanıtımında şöyle diyor:

Taşra: Darlık, boğuntu, kasvet, tekdüzelik, kenarda kalmışlık, gerilik, bağnazlık, kavrukluk, güdüklük… Taşra: Saflık, samimiyet, sıcaklık, sahicilik-otantiklik, sükûnet, asûdelik… Buna benzer olumlu-olumsuz klişelerle anılır taşra. Peki o klişelerin ötesinde ne var?

Hayatta öyle net çizgiler çizmek kolay değil, ben de taşra kötüdür kaçın demek istemiyorum. Hissettiklerim tam olarak bu da değil. Hatırlamak istemediğim ve özlediğim çok şey var orada. Ancak şehirden kaçtığı(?) için köyü doğayı anlaşılmaz sözlerle öven ünlülerin eksik anlattığı, hiç deneyimlemediği için bilmediği şeyler de var. Bana baydı artık dedirten özgür kız kim, kendini ılık suya basıp doğayla nasıl bir oluyor konusuna girmeyeceğim. Kozamda değil alabildiğine içinde yaşıyorum gerçekliğin şu an; yine de bekleyen sorumlulukların, tek başına yüklenilen kaygıların içinde. Ben Boğaziçi’nde okurken derslere kanatlarımı takıp gitmiyordum da, derste kanatlarım olsa kaçabilsem diyordum o ayrı. Ama onun bahsettiği toprağın zamanıyla yaşamak başka bir şey. Sadece ünlüler de değil, ben “kendine yeterlik ve sürdürülebilirlik” süslü cümlelerle taşraya taşınan daha sıradan insanlarla da anlaşamıyorum pek.

Beni bu insanlarda bu denli ne rahatsız ediyor diye çok düşündüm. Herkes yaşadığı yerde şekilleniyor, herkes yaşadığı yere benziyor. Mutluluk kadar yaralarını da orada alıyor. Sizde yaralar açmış, travmalar yaşatmış bir yeri sevip sevmemek yüzölçümüne bağlı değil elbette. Dolayısıyla bu insanların çoğuyla aynı dili bulamamam da aslında başka bir sebepten. Dışarlık. Ve haliyle içerlik, içeri. İlk olarak şehirden kaçarken şehri, ona dair sevdiklerini yanında getirme meselesi var. Şehirde tanıdıkları birçok şeyi, dostlarıyla bağlarını, her an yeniden oraya dönebilme ihtimalini yanlarında getiriyor bu kaçanlar. Niyetlerinde değil, dillerinde değil, onları şekillendiren duruşlarında. Taşrada bir işe girseler de batınca hayatlarını devam ettirmeye yetecek banka hesaplarını, yarına dair kaygısızlıklarını da yanlarında getiriyorlar kimi zaman. Getirmeyenlerin işi kötüye gidince mecburen şehre dönüşlerine de tanık oldum. Taşı toprağı altın değilse de, ihtimal şehrin. Yokluk kadar varlık ihtimali.

İçeriden dışarıya gelmek , oranın kapısını açık bırakarak gelmek bu. Oysa dışarıda olmak kapının size kapalı olması demek ilkin. Tatillerde ziyaret ettiğimiz babamın memleketi daha da taşraydı benim. Küçüktüm, TRT’nin bile çekmediği televizyon, her görene süs eşyası gibi gösterildiğim, çocuk halimle kıyafetime özellikle dikkat edilen, tuvaletin evin dışında olduğu (bakınca çukuru gördüğünüz) bir yerdi. Bugün tuvaletler evlerde ama orası bir metropol de değil. Amcam gibi bir ayağı Almanya’da, Hollanda’da da olanlar mesela evler yapar köyde, zamanlarının çoğunu şehirdeki evlerinde geçirirler ama yine de köyün havası hiçbir yerde yok. Şehrin ürün çeşitliliği, doktoru, altyapısı da köyde yok o ayrı.

Turistik yerlere gidince gördüğünüz 10 çeşit peynir içeren o köy kahvaltısı, köyde köy insanının ettiği kahvaltıya en az benzeyen şeydir herhâlde. 3. nesil kahve yoktur. Olanı da şehirden kaçan eski bir mühendis getirmiştir muhtemelen. Hayvan ahırları neredeyse yıkık dökük o taş evlerin içindedir. Köpek beslemekten, dışarıda gezdirmekten bahsetmiyorum. O hayvanların hayatının merkezinde olması, sütünün tek alternatif olmasından bahsediyorum ben. Tavuk kümesini kütüphaneye çevirmekle, o kümese, o yumurtayı yemekten de öte satıp ihtiyaç karşılamaya mecbur olmak arasındaki farktan bahsediyorum. Ama gübreye, ilaca rağmen sırf köyde yetişiyor diye organik denerek o yumurtanın satılmasından; içindeki mayoneze rağmen vegan diye satılan salatadan da bahsediyorum. İstediğin saatte bir yere gidip gelmenin kendi araban yoksa nasıl da zor olduğundan, saat başı olan otobüs minibüs seferlerinin akşam üstü bitmesinden bahsediyorum. Evlenmek istemeyen birinin, bedeniyle ne istiyorsa onu yapan bir kadının hor görüldüğü, boşanmanın hala binbir türlü dedikodu ve suçlama ile mümkün olmasından bahsediyorum.

İçerden gelen ve her an içeriye dönme lüksüne sahip birini; dışarının parçası olan biri olarak anlayamıyorum. Kendimde her gün fark ettiğim düşüncelerin, korkuların nasıl da yerleştiğini; içimdeki o dışarılı olma halinin nasıl da gitmediğini fark ediyorum bazen. Her şeyin ve herkesin birbirine benzediği o taşradansa şehrin kaosunun bana nasıl da iyi geldiğini nasıl anlatsam ki size? Neden diye sorduğumda fırçalanmaktansa dinlenmeyi, muhatap alınmayı nasıl anlatsam? Herkesin birbirini tanımasının, birbirinin hikayesini bilmesinin destek kadar köstek de olduğunu nasıl anlatsam? Birbirinin eksiğini tamamlayan kadar arayanın da olduğunu, yaralarınızı sarandan çok yara açanların olduğunu nasıl anlatsam? Anlatsam anlamak mümkün mü? Benden alınamayan dışarlık, sizde her yere getirdiğiniz içerlikle nasıl mümkün olsun bu?

*İnsan İnsan – Muhyiddin Abdal

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s