iyiler, kötüler ve kadınlar

Birazdan okuyacağınız düşünceler üzerine iki yazı daha yazdım. Sonu gelmeyen bir akışın içinde kelimelerimi dikkatle seçmeye çalışsam da içimde tutmakta zorlandığım her şey yüzünden yine de öfke dolu yazılar oldular. Ve uzadıkça uzadılar. İnsanlık kadar eski bir mesele, kadına yönelik tüm kötü muameleler hakkında olduğu için belki de. Bu kez aklıma geleni bir avazda geldiği gibi yazacağım.

Ahmet Kural ve Murat Cemcir’i yeni filmlerinin tanıtımı için her yerde görmemle başladı her şey. Daha 1 sene bile olmadı, Ahmet Kural Sıla’ya yaşattıkları yüzünden ceza aldı. “O şiddeti sever.” “Biraz itiş kakış oldu, ona şiddet diyemeyiz.” gibi savunmalarına ise değinmiyorum. Bir süre ortadan kayboldu ve anlaşılan o ki geri dönmüş. Tüm ikiyüzlülükleri ile insanlar da bunu destekliyorlar. Ceren’in, Emine’nin, Fatma’nın; sadece 2019’da öldürülen 474 kadının arkasından kadına yönelik şiddetin kabul edilemez olduğunu söyleyen nicesi için şiddet mezarda bitmediği sürece şiddet değil belli ki.

Erkek şiddeti deyince belki aklınıza çeşit çeşit erkek geliyor. Hepsi de o kadar kötü değil ki, hepsi katil mi sanki diyorsunuz. Sanki katiller doğuştan bir lanetle doğmuşlar da seçilmiş insanlar olurmuş gibi. Eğer öyleyse, coğrafyamıza neden bu kadar çok katil düştüğünü açıklamak size düşüyor. Telefonda çok konuşmanın bir aldatma belirtisi olarak kabul edilebileceğini savunan ve bu belirtiye dayanarak bir kocanın eşini öldürmesini anlayıp iyi hal indirimi verebilen hakimlerin olduğu yerde siz de haksız değilsiniz belki. Ama hayır, iyiler ve kötüler diye bir şey yok. Böyle bir ayrımın içinde, sorgusuz kötüler can alıyor da ucundan kurtaranlar sadece fiziksel şiddet uygulamıyor. Hava, su gibi sarındığınız gelenekleriniz, adetleriniz, inançlarınız sorgulanabilir ve değişebilir sevgili okuyucular. Hatta bazen tek seçenek bu değişimdir.

Son günlerde yeni başlayan bir dizi var, Sefirin Kızı. Evlenmeden bir gün önce tecavüze maruz bırakılan bir geç kadının, çocukluğundan beri ona aşık olan sevgilisinin ona inanmayıp düğün gecesi terk etmesi ve sonrasında gelişen olaylar. Eminim çok fazla olay gelişmiştir ama ben o düğün gecesine takıldım. Yıllardır gittiği çeşit çeşit memlekette seni sevmekten vazgeçmemiş, 18’ine girdiği gün seninle evlenmek için ailesini ardında bırakıp kaçmış birine -aslında hayatımızdaki birçok insan gibi aile üyeleri de bize iyi gelmediği noktada uzaklaşılabilir kişilerdir ama neyse- her şeyden öte sevdiğin, destansı bir aşk yaşadığın kadının bir sözüne bile inanmamak meselesi var dizide. Dürüst olalım, öyle bizim dizilerde anlatılan destansı aşk diye bir şey yok ve her sevgide arasan da güven bulmak zor. Zira o hikayede de dikkatli izleyince o iki kişiyi bir araya getiren, kader ve sevdanın ötesinde bir sürü faktör var. Bu dert mi değil galiba, insanlar farklı farklı sebeplerle bir araya gelip birbirini sevebilir aslında. Sevebiliyorlarsa. Karşınızdaki insana güven duymuyorsanız, kendi komplekslerinizi yenip onun yaralarına bakamıyorsanız, bu mu sevmek?

Dizi Muğla’da geçiyor. Anne tarafından memleketim olan ve doğup büyüdüm Muğla’da. Şu an bunları da Muğla’dan yazıyorum. Yani geline takılan kırmızı kurdelenin anlamını, iyi bir hayat için iyi bir eş anlayışını, dirseğe kadar ince ama geniş bilezikler takanları ben de biliyorum. Ve maalesef fazla gururlu kimi efelerin kadınlara inanmak konusunda ne kadar isteksiz olduğunu da biliyorum. Bundan yıllar önce, televizyon ve kitaplarda rastladığım kimi kadın hikayeleri; Münevver, Güldünya, Medine ve en çok da Melek’in hikayesi bana üzüntünün yanında onların yaşadıklarını yaşamıyorum diye tuhaf bir şükür duygusu verirdi. Kimsenin beni bir erkekle sohbet ettim diye diri diri kümese gömmeyeceğini ya da bir gün eşimin beni tuvalete bağlayıp vücudum kurtlanana kadar orada tutmayacağını bilirdim. O kadar da değildi ve benim tanıdığım “batılı eğitimli erkekler” böyle şeyler yapmazlardı. Şimdi düşünüyorum da kör bir bakışla birçok şeyi görmemişim. Karısının maaşını elinden alıp ona kendi parasından küçük harçlıklar veren, karısına işine geldiği gibi hakaret edebilen, evdeki kavgaya karışan kızına onun bu tarz konularda konuşma hakkının olmadığını söyleyen, kıyafetin boyundan saçın kılın boyuna kadar karışan nice erkekler gördüm ben buralarda. Birçok konuda fikrimi söylememin hakkım olduğunu bilseler ve açıkçası kimseden de izin beklemediğim için konuşsam da burada söylediklerimin kaçını onlara söyleyebiliyorum? Bazı şeyleri söyledim, terbiyesiz, aile ve toplum düşmanı, kindar oldum. Oysa yanlışa yanlış diyemedikten sonra ne anlamı var yaşamanın? Bunu deneyip yaşam hakkını kaybetmiş tüm kızkardeşlerimize bu kadarını borçlu değil miyiz?

Bazılarına şaka gibi geliyor ama biz bir sonraki Emine kim olacak, sıra bir gün bana da mı gelecek diye her gün düşünüyoruz kadınlar olarak. Eğer onların bir şekilde bir şeyleri yanlış yaptığı için başlarına gelenlerin geldiğini sanıyorsanız dönüp tekrar tekrar düşünmeli, size bir şeyler anlatan kadınları dinlemelisiniz. Evet öfkeliler ama nasıl olmasınlar? Her gün en az bir kadının öldüğü, toplu taşımada durduk yere taciz edilen, bakışlarla sözlerle her hareketi kontrol edilmeye çalışılan, vergi verdiği ülkede güvenlik güçlerine bile güvenemeyen bu kadınlar bin yılların ötekileştirilmesiyle nasıl barışsın? Pardon da niye barışsın? Niye affedelim? Yenen hakkımızı niye helal edelim? Siz hayatınızdaki kadınlara inanmadıkça, onları suçladıkça iyi insanlar değil sadece daha az kötü insanlar oluyorsunuz. Aileler, okullar, kurallar hepsi size acıtan, kanatan davranışlar öğretiyor. Bunu küçük yaştan itibaren belki de farkında olmadan öğrenen ve içselleştiren kadınlar size hiçbir şey anlatamıyor.

Tamir edip giymek istediğim eski bir siyah pantolonum var. Giymekten sağ bacağın üst tarafında bir yırtık oluştu. Bir gün gittiğim bir ispanyolca konuşma etkinliğinde giymiştim, o küçük yırtık (daha ziyade delik gibi) gözüme batmadığı için. Birkaç kişilik bir sohbette adamın teki tarih 14 şubat olmasına rağmen neden orada olduğumu, neden yalnız olduğumu (bir kadının tek başına nefes alıp yaşaması filan sizce de mucize gibi değil mi? wow!), halbuki çok da güzel olduğumu filan söylemişti. Çok da kişisel algılamayıp konuyu değiştirmeyi denerken gözü bir de bu yırtığa takıldı. Hangi hadsizlikle bilmem eli bacağıma uzandı. O sohbetten, o mekandan ayrıldım ve bir daha da hiç gitmedim. Her defasında benzeri bir şey yaşanacakmış gibi yine güvenliğim için özgürlüğümden fedakarlık ettim. Bu meseleyi, o gün eve döndüğümde hissettiğim o tiksintiyi yakın arkadaşlarım dışında kimseye anlatmadım ve zihnimin gerilerine attım. Diğer birçok şey gibi. Anlatsam ne olacak, küçücük bir olay zaten diyerek. Birçok kadına, bizzat yakın arkadaşlarımın başına gelen bir sürü başka şeye kıyasla da küçük bir olaydı hakikaten. Sonra kendimi, kıyafetimi, orada bulunuşumu, hayatta oluşumu filan sorgulayarak sustum. Öğrendiğimiz şeylerden biri de bu galiba. Başımıza ne gelirse gelsin biz bir şekilde suçlu çıkıyoruz. Ben mesela, yakın zamana kadar yolda bana çarpan insanlardan bile (özellikle de erkekse) özür dilerdim ve sonra bunu neden yaptığıma anlam veremezdim. Bugünse aşırı net görünüyor sebebi.

Yazının önceki versiyonlarından birinde şöyle yazmışım, kadın olarak dünyada yerini bulma ve kimliğini yaratma durumuna dair: Biz uğursuzluk getirmekle hayatı yenileyen, doğuran olmak arasında bir yerlerdeyiz. Cennet mi ayaklarımızın altında biz mi cehennemin ateşiyiz, bunca senede hala anlayamadım.

Kadının beyanı neden esastır, bunu derken bile birçok kadının buna inanmadığını, beyan ettiklerine inanmak konusunda bir sürü tereddütün olacağını bildiği için sustuğunu da anlatmıştım aslında. Kahramanlarımızı öldürmenin zor olsa da ama yüzleşmelerin gerektiğinden; Cemal Süreya’dan, Bertolucci’den bahsetmiştim. Ama şimdilik bu kadar olsun. Belki başka sefere.

Bu arada, kahramanlarımızla yüzleşince onları affedebilir miyiz? Affetmeli miyiz? Ahmet Kural ve niceleri affedilmeyi hak ediyorlar mı, birkaç hata yaptılar diye sivil ölüme mi mahkum olsunlar? -bir kadına fiziksel şiddet işlemekten çok daha azı için insanlara bu yapılıyor ama karını öldürmek bir namus meselesi, onur duyulası bir şey-

Bojack Horseman, Sezon 5, Bölüm 4
“BoJack the Feminist”

Affetmeyin, ders çıkarın, yola devam edin ama yanlışından dönmeyi bilmeyen birine düzeltme hakkı vermeyin. Tek yapacağı o yanlışı tekrar etmek olacaktır. İnsanların huy değiştirmesi dağların yer değiştirmesinden daha kolay değil, hele ki çevresel faktörler sabit kaldığında. Bir kadın için bu affetmelerin bedeli hayatı olabilir ve buna hiç değmez.

sevgiyle ve gururla,

mervitogy

Kapanış Notları:

  • Muğla’dan bahsetmişken, şu sıra okumakta olduğu Harem ve Kuzenler’i önermek istiyorum. Akdeniz toplumlarında kadınlar üzerinden gelişen gelenekler ve bu geleneklerin evrimi üzerine çok başarılı bir Germaine Tillion kitabı.
  • Daha önce karşılaşmadıysanız, şiddetten ölen kadınlar için oluşturulmuş bir dijital anıt var: Anıt Sayaç. 2008’e kadar iniyor tarih olarak ve isimlere tıklayarak bu kadınların hikayelerini de öğrenebilirsiniz.
  • Yukarıda bir görselini paylaştığım BoJack Horseman bölümü tacizci, nefret dolu ve ırkçı bir oyuncunun (Vance Waggoner) affedilip geri dönüşünü anlatan bir bölümdü. Bu duruma en çok kızan karakterimiz Diane sesini etrafındaki kadınlara bile duyuramazken, BoJack kazara onu destekleyen bir feminist olarak görünür ve tartışma gündem olur. Söylediği bir cümle aslında çok şey anlatıyor: “Anlaşılan feminizmin sorunu bugüne kadar onu erkeklerin yapmamasıymış. Biz çok daha az cırlağız.” Sonda aklanmaya çalışılan Vance aklanamaz ve yine kendini tekrarlar. (STATS!)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s