İlham Veren Bir Girişim, Queen of Raw, MIT Solve Fonu Alıyor

Queen of Raw, Stephanie Benedetto tarafından hazır giyim üretiminde artan kumaşları alıcılarla buluşturmak için kurulmuş bir online pazar platformu. Massachusetts Institute of Technology (MIT) tarafından kurulan MIT Solve girişiminden fon almaya hak kazanan 3 projeden biri oldu.

Tahminlere göre, fabrikalardaki üretim fazlası kumaşların değeri 120 milyar dolar civarında. Değerlendirilmediği zaman bu kumaşlar ya çöpe atılıyor ya da yakılıyor. Queen of Raw’ın yaptığı fabrikaların ve üreticilerin ellerindeki bu fazla/artık kumaşları ilan vermesi için bir alan yaratmak. Bu şekilde her yerden alıcılar bu ilanlara erişip, kullanılmamış durumdaki kumaşları daha uygun fiyatlara alma imkanı buluyorlar. 2025’e kadar, küresel tekstil pazarının 1.23 trilyon dolarlık bir kapasiteye ulaşması bekleniyor. Buna rağmen kıyafet üretiminde kullanılan materyallerin yalnızca %1’i geri dönüştürülüyor. Bakınız.

Stephanie Benedetto
Stephanie Benedetto

Queen of Raw’ın yarattığı platform en çok da 2030’a kadar üretim atıklarını azaltma sözü vermiş markalar için önemli. Veri girişini ve paylaşımını kolaylaştırmak adına yarattıkları MateriaMX motoru sayesinde markalar, tedarik zincirlerindeki üretim ve atık durumunu eş zamanlı olarak görebiliyorlar. Benedetto’ya göre bu yeni adım markaların tedarik zincirlerinde daha önce boyutlarını bilmedikleri atık problemini daha iyi görmesini sağlıyor. Söylediğine göre Queen of Raw, 100.000’ün üzerinde kullanıcıya sahip ve sadece son çeyrekte 1 milyar galondan fazla (yaklaşık 4 milyar litre) su tasarrufu sağladı. Bir başka yazı için bakınız.

Allbirds Karbon Ayak İzini Etiketleyen İlk Marka Oldu

allbirds carbon footprint

Sürdürülebilir Moda Markası Allbirds, her ürününün karbon ayak izini etiketleyen ilk marka olacağını duyurdu.

Marka artık ürettiği her şeyde, üretim sürecinde salınan CO2 miktarını etiketlere yazacak. Ayakkabı üreten markanın, bir çift ayakkabısı ortalama 7.6 kg CO2’e mal oluyor. Örnek vermek gerekirse, bir plastik poşetin karbon ayakizi 1.6 kg iken bir kot pantolonun 29.6 kg.

Allbirds; materyal, geliştirme, paketleme ve kargo gibi aldıkları her kararın karbon yoğunluğunu ölçmek için uzmanlarla çalışarak bir araç geliştirdi.

Bu girişim, temelde markanın geçen sene tanıttığı Karbon Fonu’nu takip ediyor. Fon, Allbirds’ün kendi kendine uyguladığı vergilerle destekleniyor ve hava, rüzgar ve enerji genelinde doğrulanmış projeleri de fonlayarak markanın %100 karbon nötr olmasını sağlamak için çalışıyor.

Allbirds, saldığı her bir ton CO2 için atmosferden bir ton karbon bedeli ödüyor. Kendi fonu ile 10 kg karbon salınımını dengelemek için yaklaşık 10 cent harcıyor.

Marka, bu yeni etiketlendirme ile bir yandan hem sürdürülebilir modanın karbon salınımlarını azaltma taahhütünü gerçekleştirmeye çalışırken bir yandan da karbon şeffaflığı konusunda örnek olmayı amaçlıyor.

Allbirds’ün sattığı bir çift bale ayakkabısı üretilirken 5.3 kg karbon salınımı yaratırken, daha kalın yapılı ayakkabılarda bu salınım miktarı artıyor.

Allbirds’ün CEO’larından Joey Zwillinger konu hakkında şöyle konuşuyor: “Biz, Allbirds olarak iklim değişikliğinin zamanımızın en büyük sorunu olduğuna inanıyoruz. İnsan kaynaklı sera gazı salınımının gezegenimizi nasıl hızlı ısıttığına bakarak, karbondioksit azaltmayı işimizin önceliklerinden biri yaptık.”

Zwillinger, müşterilerinin aldıkları ürünlerin çevreyi nasıl etkilediğini bilmeye hakları olduğunu düşünüyor ve tüm çalışanlarının da aynı şeyi düşünmesini hedefliyor. “Çevre olumlama yolculuğumuzda sorumluluk almalıyız ve diğer işletmelerin de bizden yola çıkarak benzer adımlar atmasını umuyoruz.” diyor ve ekliyor “Sayıların bir gücü vardır ve diğer markalar da ürünlerini etiketlemeye başlarsa, karbon ayakizi etiketlerinin gıda ambalajlarındaki besin değerleri etiketleri kadar yaygınlaşacağına inanıyoruz.”

Bu girişim, Allbirds’ün, en düşük karbon ayak izine sahip olmakla övünme şansından daha büyük bir şey. Joey Zwillinger bunu şöyle açıklıyor: “Diğer markaların bizimkilerden daha düşük salınımlı ürünler çıkardığını duymak bizi ancak heyecanlandırır. İklim krizi çok gerçek ve gezegenimizi korumak için hepimizin bu krizin çözümünde birlikte hareket etmesi gerek.”

*Yazının orjinali Lela London tarafından Forbes için kaleme alınmıştır.

Taşra Romantizminin Dayanılmaz Rahatsız Ediciliği

…bulmadı taşrada kalan*

Öncelikle taşra romantizmi diye bir kavram var mı, bir yerde duyduysam nerede duydum bilmiyorum. Bu konu kafamın içinde dönüp durduğu için ara sıra bir şeyler okuyorum ama bunu pek de sistematik olarak yapmadığım için bazı bilgileri de unutuyorum. Ancak araştırırken Tanıl Bora’nın bir derlemesiyle (Taşraya Bakmak) karşılaştım, onun içinde geçiyor galiba. Şu an kitabı alma şansım yok, okusam bana katacaklarına rağmen sadece hissettiklerim üzerinden ve çok da kişisel bir yerden bu yazıyı yazmak istiyorum. Bilgi verme kaygısıyla değil, sıkıldığım için.

Taşra, TDK tarafından şöyle tanımlanıyor: “Bir ülkenin başkenti veya en önemli şehirleri dışındaki yerlerin hepsi, dışarlık.” Bu çağda, bilgi ve teknoloji çağında, taşra mı kaldı diye düşünebilirsiniz. Bilgi ve teknoloji çağında herkesin bilgi ve teknolojiye eşit mesafede durduğunu düşünüyorsanız yeriniz üzerine tekrar düşünmelisiniz, muhtemelen diğerlerinden daha yakında bir yerde daha eşit olduğunuz için farkında değilsiniz.

Benim eleştiri ve tecrübelerim daha ziyade bu dışarlık halinden kaynaklanıyor galiba. Her şeyin geç geldiği yurdumuzda, başkent ve en önemli şehirlerin dışına bir şeylerin ulaşması çok daha geç oluyor. Önceleri bir belediye olan, sonradan şehrin büyükşehir olmasıyla bir mahalleye dönüşen küçük bir yerde doğup büyüdüm ben. İlçe merkezine gayet yakın bir mahalle aslında. Aynı zamanda çok daha küçük mahallelere, köylere de yakın olan bir yer. Belli bir yaşa kadar sınıf arkadaşlarım o köylerden geldiler. Annemin ve babamın öğrencileri ve velileri o köylerden oldu çoğunlukla. Bugünlerde çoktan hayatın bir parçası olmuş, kendi çocuklarını okula gönderen sınıf arkadaşlarım oldu. Yüksek lisans yapan, akademiye inancını sorgulayan, bir çocuğun sorumluluğunu almayı boyundan çok büyük gören bana kıyasla hayatın çok daha parçası olan eski arkadaşlarım.

Tüm –izm‘ler insana başka türlü bir yaşamak ihtimalini anlatır. Taşra ise bildiği tür yaşamayı sürdürmek üzerine kuruludur. Belki de atalarından kalan toprağını bırakıp gitme hakkı olmadan işleyen bizim atalarımızın yaşamaktan anladığı bu olduğu için. Bilgi ve teknoloji çağında bile değişim hızı öyle yavaş ki, değişim öyle korkutucu ki.

Büyürken beni hep boğan, hep dışına çıkmak istediğim bir yer oldu taşra. Kütüphaneler, havalı marketler değil, eczane bile yoktu; belli gün ve saatlerde çalışan doktor olmasına rağmen. Yaşım daha küçükken, sayıları çok da az olan dışarıdan gelenleri pek anlamazdım. Zira okuldaki öğretmenler bile yakındaki ilçe merkezinde yaşar, ders bitince kaçarlardı adeta. Sonra ben lise ve üniversite için sürekli daha uzağa gittikçe, gittiğim yerlerden birileri benim tersim yönde gittiler. Şehirden bunalmak, kaçmak bir olgu oldu. Taşradaki hayatın basitliğini seven, buna adeta tapan birileri oldu. Benim nefretle kaçtığım o basitlik. “Ne güzel bir yerde yaşıyorsun ya, ne işin var böyle kalabalıkta koca şehirde senin.” diyenlerin asla anlamadığı nefret ve basitlik. İmza günlerinin, tiyatroların, dil kurslarının ilçe merkezinde bile ancak sınırlı kez olduğu taşra. Şimdi bana “hayatta anlamlı olan şeyler bunlar değil ki, dağ havasında içilen taze çayın tadı neyde var!” demeyin. Bir bağımsız film festivalinde, Şili’deki askeri cunta üzerine izlediğim bir filmin, bu filmi bir İtalyan çift ile beraber izleyip tartışmanın keyfi bence o çayda yok der çirkinleşirim.

Yukarıda bahsettiğim Taşraya Bakmak‘ın eser tanıtımında şöyle diyor:

Taşra: Darlık, boğuntu, kasvet, tekdüzelik, kenarda kalmışlık, gerilik, bağnazlık, kavrukluk, güdüklük… Taşra: Saflık, samimiyet, sıcaklık, sahicilik-otantiklik, sükûnet, asûdelik… Buna benzer olumlu-olumsuz klişelerle anılır taşra. Peki o klişelerin ötesinde ne var?

Hayatta öyle net çizgiler çizmek kolay değil, ben de taşra kötüdür kaçın demek istemiyorum. Hissettiklerim tam olarak bu da değil. Hatırlamak istemediğim ve özlediğim çok şey var orada. Ancak şehirden kaçtığı(?) için köyü doğayı anlaşılmaz sözlerle öven ünlülerin eksik anlattığı, hiç deneyimlemediği için bilmediği şeyler de var. Bana baydı artık dedirten özgür kız kim, kendini ılık suya basıp doğayla nasıl bir oluyor konusuna girmeyeceğim. Kozamda değil alabildiğine içinde yaşıyorum gerçekliğin şu an; yine de bekleyen sorumlulukların, tek başına yüklenilen kaygıların içinde. Ben Boğaziçi’nde okurken derslere kanatlarımı takıp gitmiyordum da, derste kanatlarım olsa kaçabilsem diyordum o ayrı. Ama onun bahsettiği toprağın zamanıyla yaşamak başka bir şey. Sadece ünlüler de değil, ben “kendine yeterlik ve sürdürülebilirlik” süslü cümlelerle taşraya taşınan daha sıradan insanlarla da anlaşamıyorum pek.

Beni bu insanlarda bu denli ne rahatsız ediyor diye çok düşündüm. Herkes yaşadığı yerde şekilleniyor, herkes yaşadığı yere benziyor. Mutluluk kadar yaralarını da orada alıyor. Sizde yaralar açmış, travmalar yaşatmış bir yeri sevip sevmemek yüzölçümüne bağlı değil elbette. Dolayısıyla bu insanların çoğuyla aynı dili bulamamam da aslında başka bir sebepten. Dışarlık. Ve haliyle içerlik, içeri. İlk olarak şehirden kaçarken şehri, ona dair sevdiklerini yanında getirme meselesi var. Şehirde tanıdıkları birçok şeyi, dostlarıyla bağlarını, her an yeniden oraya dönebilme ihtimalini yanlarında getiriyor bu kaçanlar. Niyetlerinde değil, dillerinde değil, onları şekillendiren duruşlarında. Taşrada bir işe girseler de batınca hayatlarını devam ettirmeye yetecek banka hesaplarını, yarına dair kaygısızlıklarını da yanlarında getiriyorlar kimi zaman. Getirmeyenlerin işi kötüye gidince mecburen şehre dönüşlerine de tanık oldum. Taşı toprağı altın değilse de, ihtimal şehrin. Yokluk kadar varlık ihtimali.

İçeriden dışarıya gelmek , oranın kapısını açık bırakarak gelmek bu. Oysa dışarıda olmak kapının size kapalı olması demek ilkin. Tatillerde ziyaret ettiğimiz babamın memleketi daha da taşraydı benim. Küçüktüm, TRT’nin bile çekmediği televizyon, her görene süs eşyası gibi gösterildiğim, çocuk halimle kıyafetime özellikle dikkat edilen, tuvaletin evin dışında olduğu (bakınca çukuru gördüğünüz) bir yerdi. Bugün tuvaletler evlerde ama orası bir metropol de değil. Amcam gibi bir ayağı Almanya’da, Hollanda’da da olanlar mesela evler yapar köyde, zamanlarının çoğunu şehirdeki evlerinde geçirirler ama yine de köyün havası hiçbir yerde yok. Şehrin ürün çeşitliliği, doktoru, altyapısı da köyde yok o ayrı.

Turistik yerlere gidince gördüğünüz 10 çeşit peynir içeren o köy kahvaltısı, köyde köy insanının ettiği kahvaltıya en az benzeyen şeydir herhâlde. 3. nesil kahve yoktur. Olanı da şehirden kaçan eski bir mühendis getirmiştir muhtemelen. Hayvan ahırları neredeyse yıkık dökük o taş evlerin içindedir. Köpek beslemekten, dışarıda gezdirmekten bahsetmiyorum. O hayvanların hayatının merkezinde olması, sütünün tek alternatif olmasından bahsediyorum ben. Tavuk kümesini kütüphaneye çevirmekle, o kümese, o yumurtayı yemekten de öte satıp ihtiyaç karşılamaya mecbur olmak arasındaki farktan bahsediyorum. Ama gübreye, ilaca rağmen sırf köyde yetişiyor diye organik denerek o yumurtanın satılmasından; içindeki mayoneze rağmen vegan diye satılan salatadan da bahsediyorum. İstediğin saatte bir yere gidip gelmenin kendi araban yoksa nasıl da zor olduğundan, saat başı olan otobüs minibüs seferlerinin akşam üstü bitmesinden bahsediyorum. Evlenmek istemeyen birinin, bedeniyle ne istiyorsa onu yapan bir kadının hor görüldüğü, boşanmanın hala binbir türlü dedikodu ve suçlama ile mümkün olmasından bahsediyorum.

İçerden gelen ve her an içeriye dönme lüksüne sahip birini; dışarının parçası olan biri olarak anlayamıyorum. Kendimde her gün fark ettiğim düşüncelerin, korkuların nasıl da yerleştiğini; içimdeki o dışarılı olma halinin nasıl da gitmediğini fark ediyorum bazen. Her şeyin ve herkesin birbirine benzediği o taşradansa şehrin kaosunun bana nasıl da iyi geldiğini nasıl anlatsam ki size? Neden diye sorduğumda fırçalanmaktansa dinlenmeyi, muhatap alınmayı nasıl anlatsam? Herkesin birbirini tanımasının, birbirinin hikayesini bilmesinin destek kadar köstek de olduğunu nasıl anlatsam? Birbirinin eksiğini tamamlayan kadar arayanın da olduğunu, yaralarınızı sarandan çok yara açanların olduğunu nasıl anlatsam? Anlatsam anlamak mümkün mü? Benden alınamayan dışarlık, sizde her yere getirdiğiniz içerlikle nasıl mümkün olsun bu?

*İnsan İnsan – Muhyiddin Abdal

Marka İncelemeleri 2: Mavi

LC Waikiki ile başladığım, Türkiye pazarında yer alan markalar üzerine planladığım inceleme serisinde nihayet ikinci bir yazı ile karşınızdayım. Bu incelemelerde, markaların bizimle paylaştıkları bilgileri ve haklarında çıkan haberleri esas alacağım. Teoride konuştuğumuz kimi kavramların gerçekte nasıl bir karşılık bulabileceğini anlamamız ve elbette tüketici olarak daha bilinçli hareket edebilmemiz için bunu önemli görüyorum. Hazırsanız, buyrun.

File:Logo of Mavi.png

1991 yılında İstanbul’da kurulan Mavi, 1996 yılında uluslararası satışa başladı ve bugün 35 ülkede 5500 satış noktası 427 mağazası bulunuyor. Dünya genelinde 3911 çalışanı bulunuyor. Küresel düzeyde de adı geçen bir marka olduğunu söylemek gerek.

Toplam 3911 olan istihdamın cinsiyete göre dağılımı 2071 kadın ve 1840 erkek şeklinde. Tabi sayıca çokluğun yanında kadınların yönetim kademelerinde yer alması da cam tavan uygulanmaması açısından önemli.

Çevresel Etki

Mavi’nin üretim sırasında ortaya çıkan atıklar konusunda ne yaptığı, kullanılan enerji kaynaklarının ne kadarının yenilenebilir kaynaklar olduğu, kullanılan kaynakların yerlerinin doldurulup doldurulmadığı marka tarafından açıklanmış değil. Aynı zamanda kumaşların ne tür kimyasal testlerinden geçtiğine dair yeterli bilgi yok. Tedarikçilerden çevrenin korunması hususunda küresel ve yerel mevzuatlara uyulması beklentisi belirtilmiş ancak bu konuda daha kapsamlı bir yol haritasına ihtiyaç var.

Çalışma Koşulları

Mavi’nin uluslararası sözleşmelerin tanınması ve etik değerlere dair vurgusu önemli. İlk bakışta buna dayanarak ILO sözleşmelerinden başlayarak çok fazla beklentiye kapılmak mümkünse de gerçek değil. Mavi’nin “Tedarikçiler İçin Etik Davranış Kuralları” metninde bazı standartlar açıklanıyor. Ortak olan nokta çocuk işçiliği ve ayrımcılık gibi konularda taviz verilmemesi, toplu sözleşme ve örgütlenme hakkına saygı gösterilmesi, çalışma saatleri konusunda özel ihtiyaçları olan çalışanlar, kadınlar ve hamileler için mevzuata uygun olarak düzenlemeler yapılması umut verici adımlar. Tedarik zincirinin tüm aşamalarında bu standartlar bekleniyor.

Mavi, ürünlerinde yün, angora ya da kürk gibi malzemeler kullanmıyor.

Özetle

  • Mavi, çevresel etki ve çalışan koşulları hususunda daha somut adımlar atmalı ve daha şeffaf olmalıdır.
  • Belirtilen ilkelerin ne kadar başarılı bir şekilde hayata geçirildiği, tedarik zincirinin her aşamasında bu esaslara dikkat edildiği konusunda şüphelerin giderilmesi gerekir.
  • Denim üretiminde başta su olmak üzere kullanılan doğal kaynakların yeniden üretimi, atıkların değerlendirilmesi, kimyasal madde kullanımı, çalışan güvenliği gibi hususlara öncelik verildiği açıkça gösterilmelidir.

Korona Günlerinde Temel Geliri Tartışmak

Yaklaşık 2 hafta önce, Cumhuriyet Gazetesi’nde İpek Özbey’in Guy Standing ile yaptığı bir söyleşi yayınlandı. Tanımayanlar için Guy Standing, bir ekonomi profesörü. Çalışma ekonomisi, yapısal uyum politikaları ve sosyal koruma gibi alanlarda çalışıyor. ILO’da da yıllarca çalışmış ve Dünya Temel Gelir Ağı’nın kurucuları arasında. Temel Gelir ve Prekarya kitapları ise çok sık başvurulan önemli kitapları. Emek, iş, piyasa vb konularda araştırmalar yapıyorsanız, Guy Standing’i kaynakçada görmemeniz imkansız gibi bir şey. Söyleşiyi görünce bu yüzden çok heyecanlandım ve değindiği temel gelir kavramını pandemi koşullarında ben de ele almak istedim.

Guy Standing.jpeg

Temel gelir, kişilere bireysel olarak düzenli ancak koşulsuz yapılan nakit ödemeleridir. Vatandaşlık geliri olarak geçer kavram çünkü bu ödeme bir kişiye sadece o ülkenin vatandaşı olması sebebiyle verilir. Dünya Temel Gelir Ağı’nın tanımladığı şekliyle temel gelirin en önemli 5 özelliği vardır:

  1. Düzenli: Ödeme aralıkları düzenli olmalıdır.
  2. Nakit ödeme: Kupon ya da gıda yardımı şeklinde olmamalıdır.
  3. Bireysel: Hane ya da aile başına ödeme yapılmamalıdır.
  4. Evrensel: Herhangi bir ihtiyaç değerlendirmesi olmadan herkese verilmelidir.
  5. Koşulsuz: Çalışıyor olma ya da çalışmaya istekli olma gibi koşullara bağlı olmamalıdır.

Temel gelir, miktar ve sıklık bakımından düzenli verildiğinde temel ihtiyaçları karşılamaya yardımcı olur ve yoksulluğu ortadan kaldırmayı hedefler. Kişinin tam katılımını öngörmeyen “Kısmi Temel Gelir” de vardır ve birazdan vereceğim bazı örnekler bu kategoriye dahil edilebilir.

2010 sonrası bu konudaki aktivizmin yükselişte olduğunu görsek de kavramın tarihi 16. yüzyıla kadar gider. “Yiyecek bulmanın tek yolu çalmaksa hiçbir ceza hırsızları durduramaz.” diyen, Thomas More’un da arkadaşı Juan Luis Vives, 1526’da belediyelerin sınırları içinde yaşayan herkesin asgari geçimlerini sağlama sorumluluğunu yazmıştır. Ona göre, talihini oyunda, kumarda, açgözlülük yüzünden ya da aşırı lükste bozmuş olsa da herkes gıdaya ulaşabilmelidir çünkü kimse açlık nedeniyle ölmeyi hak etmez. Vives, bu önerisiyle daha ahlaklı bir toplum yaratmayı da mümkün görmüştür. Yardım edilen yoksullar çalışmaya istekli olacaktır ve böylece kötü davranışlardan da uzak kalabilirler. Bu düşüncelerdeki dikkate değer bir nokta ise, zenginleri de dahil edilmesidir. Onlar da sadece kendilerine bahşedileni gasp edip vakitlerini boşa harcamamalıdır. Vives’in fikirlerinin, İngiltere’de 1576’da yürürlüğe giren “Yoksulluk Yasası” na ilham verdiği söylenir.

Montesquieu, 1748’te devletin “tüm vatandaşlara yiyecek, kıyafet ve sağlıklarına zarar vermeyen bir yaşam sağlamak” zorunda olduğunu yazmıştır. Fransız İhtilali’nde etkin rol oynayan ancak sonrasında idam edilen Condorcet de ölmeden önce eşitsizlik ve yoksulluğu azaltacak bir sosyal güvenlik sistemi üzerine kafa yormuştur. Onun fikirlerini geliştiren ise Thomas Paine olmuştur. Paine’e göre yeryüzü tüm insanlarındır. Toprak üzerinde üretim yapanlar sadece ürünlerin sahibidir, toprağın değil. Bu sebeple de toplumun geri kalanına bir kira borcu vardır. Charles Fourier ise insanların serbest avlanma, meyve toplama, hayvan yetiştirme gibi doğal haklarının medeniyet tarafından ihlal edildiğini söyler. Tam da bu yüzden medeniyet, temel ihtiyaçlarını karşılayamayan bireylere borçludur. J. S. Mill de üretimin toplamından bireylerin ihtiyaçlarına bağlı olarak bir ödenek sağlanması önerisini getirmiştir.

20. yüzyılda tartışma yepyeni bir döneme girer, milli gelir ve devlet ödeneği gibi kavramların doğuşuyla kapsamı genişler. Sosyalizm ve anarşizmin avantajlarını birleştiren bir sosyal model tasarlayan Bertrand Russell, bu model içerisinde temel ihtiyaçları karşılamaya yetecek bir gelire de yer vermiştir. İngiltere, ABD ve Hollanda gibi ülkelerde de siyasi parti programlarında yer bulmaya başlar. Bir yandan Almanya ve Fransa’da akademik çevrelerde daha geniş tartışılması ve farklı düşüncelerin birbiriyle etkileşimi derken temel gelir geniş çevrelerce bilinen ve tartışılan bir şeye dönüşür.

Temel gelir uygulamasına dair bazı örneklerden kısaca bahsetmek istiyorum. Alaska’da, 1980’lerden beri petrol gelirlerinin bir bölümü halka dağıtılıyor. Temel gelirin tüm şartlarını sağlamasa da yılda ortalama 650.000 kişi bu gelirlerden yararlanıyor. Brezilya’da, 2004’te temel gelir anayasaya girdi ve şu an en yoksulları kapsayan, henüz tümüne ulaşmayan ve şartlı dağıtılan (aileler için çocuklarını mezun olana kadar okulda tutma gibi) Bolsa Familia fonu uygulanıyor. Anayasal düzenleme yapılırken temel gelirin ilk adımının atıldığı ve uygulamanın aşama aşama genişletileceği söylenmişti. Finlandiya, iki yıl boyunca 2000 işsize 560 Euro ödeyerek bir temel gelir projesi denedi. Sonuçlarla ilgilenenler için yazının sonuna konuyla ilgili haber ve araştırma linklerini bırakıyor olacağım. Ontario, Kanada’da benzeri bir pilot uygulama sürüyor.

Pandemiye karşı en etkin yöntemlerden biri fiziksel mesafeyi korumak olduğu için, çalışanların bu dönemde işten kaçınma haklarını kullanmak istemeleri kadar anlaşılabilir bir şey yok. İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’na göre böyle bir hakları var ve bu durumda hakları da kısıtlanamaz. Sokağa çıkmanın yasak olduğu günlerde dahi özel izinlerle çalıştırılmaları ya da işten çıkarmalar yasaklandığı için ücretsiz izne çıkarılmaları gibi yasanın kılıfına uydurulan hak ihlalleri yaşandığını duyuyoruz. Bunları görmek, inatla yanlışa yanlış diyebilmek ve doğrusunu tartışmak zorundayız. Enformel çalışanlar, günlük kazançlarıyla hayatını devam ettirenler içinse çalışmayı bırakmak ya da ücretsiz izin bir seçenek bile değil. Bir seçenek bile olsa, en kişisel olmayan sebeplerle içine düştükleri böylesi bir durumda bedel ödemek zorunda bırakılmaları kabul edilemez.

Bazı ülkeler bu dönemde, vatandaşları için destek programları açıkladı, kayıplarını telafi edeceği teminatını verdi. Pandemi sebebiyle açıklanan özel ekonomik paketler bu yazının konusu değil ancak temel gelire ilişkin bazı gelişmeler de var. Örneğin İspanya, geçici süreli çalışanlar için sağlanan yardımların yanında aylık 440 Euro gibi bir temel gelir üzerinde çalışıyor. Alexandria Ocasio-Cortez, ABD için temel gelir çağrısını sürekli yinelemekte.

Evrensel temel gelir uygulamasını, tembelliğe sevk edecek bir şey olarak görüyorsanız Finlandiya uygulamasını incelemenizi özellikle öneriyorum. Temel gelirin mantığı ve kapsamı, en temel gereksinimlerin karşılanabilmesini öngörür. İhtiyaçlar hiyerarşisinin en altında yer alan yiyecek, barınma gibi temel ihtiyaçların. Kötü çalışma koşullarıyla mücadelede, teknolojik gelişmelerin herkesin yararına olmasında, yetişkin eğitiminde, bölgeler arası eşitsizliklerin giderilmesinde, daha özgür daha eşit bireyler olmamızda büyük faydalar sağlayabilir temel gelir. Korona sonrası dünyada daha da öne çıkmasını umuyorum. İkinci, üçüncü dalgaları beklenen bir salgın hastalıkla mücadele ediyoruz, gelecekte başka salgınlar da bekleniyor. Bu beklenen salgınlar ve henüz farkında olmadığımız başka sorunların ilk olarak en savunmasızları etkilediğini biliyoruz. Yarattığımız dünya düzeninin işlemediğini düşünüyorsanız, daha iyi bir dünya idealinin gerçekleşmesi için temel gelir uygulaması gibi somut adımların atılmasına ihtiyacımız var.

K ve Ötesi

Neoliberal Vahşilik ve Normal

Hakkında konuşmayı sürekli ertelediğim bu mesele artık her şeyin merkezinde. Korona virüs salgını geldi ve bugün yarın da gidecek gibi görünmüyor. Hayatlarımız, bugüne kadar alıştığımız bildiğimiz şekilde akmıyor. Peki tekstil ve hazır giyime dair alışkanlıklarımız bu pandemiden nasıl etkileniyor? Mevcut tüketim alışkanlıklarımız üzerine biraz kafa yorma zamanı nihayet geldi mi?

What Will It Take to Win the Consumerism Challenge? Consumer holding bag with clinicians standing in it
https://www.aha.org

Sizler de görüyorsunuzdur, kimileri – taş attığım keşke influence etmese dediğimiz influencerlar – aynı alışveriş alışkanlıklarını sürdürmeye devam ediyor. Takip edebildiğim kadarıyla daha iki üç hafta öncesine kadar şehirlerimizdeki alışveriş merkezleri bile açıktı. Şimdi kapalı ama kapanırken “Sağlınız bizim için önemli. Mağazalarımızı geçici bir süreyle kapatıyoruz. Online mağazamız ise 7/24 hizmetinizde.” şeklinde mesajları ile içimize su serpmeyi ihmal etmediler. Yani birkaç çift daha ayakkabı almak isterseniz, aynı çantanın bir de sarısı lazımsa filan tutmayın kendinizi dediler kısaca.

Evet, içerde oturmaktan bazen ben de bunalıyorum. Zaten ev insanı olmakla istediğin zaman çıkamamak arasında ciddi bir fark var. Ben bir de Berlin’deyim. Bir defter dolusu planla geldim ama sonuçta olan bir aylık Almanca kursunu bile Zoom üzerinden almak zorunda kaldım. Bu şehre alışma sürecini kıyıda köşede bir yurtta geçiriyorum ve hayatımdaki en büyük aksiyon markete gitmek. Bazen dünya için önemsiz ama kendimi iyi hissettirecek, eski normalimi hatırlatacak oje sürmek, fular takmak gibi şeyler yapıyorum. Herkes farklı şekilde mücadele ediyor olabilir ama cidden bu kadar alışverişe, her zamankinden daha çok alışverişe neden ihtiyaç olsun şu an ya?

Noam Chomsky, çok yeni bir söyleşisinde bu krizin sebebi nedir sorusuna “neoliberal vahşilik” cevabını vermiş. Muazzam! Her şeyin, her şeyin bizim için var olduğunu sanıyoruz. Elimizdeki tüm sınırlı kaynakları bunun için arsızca kullanıyoruz. Bazı canlı türlerini yok ediyoruz, yarının hakkından çalıyoruz. Bunları hepimiz biliyoruz da ne yapıyoruz? Çöplerini ayrıştıran varsa mesela bunun huzuruyla yaşamaya devam ediyordur. Daha ne olsun? İçinde yaşadığımız çağın en önemli özelliklerinden biri herhalde bizim tüketim çılgınlığımız. Tekstile gelirsek ihtiyacımızdan çok daha fazlası üretiliyor fabrikalarda. İnsanların sağlıklarını riske atarak çalıştıkları ve çoğu üçüncü dünya ülkelerinde olan fabrikalarda. İnsanların tek seçenekleri o işler olduğu için mecburen çalıştıkları fabrikalarda. Doğal kaynakları nasıl telef ettikleri yanında üretimde ortaya çıkan atıklar meselesi var bir de. Bu konuda bir yazı ben de çevirmiştim. 2015-2030 arasında yıllık küresel tekstil atığı miktarının %60 kadar artması bekleniyor. Bu yıllık 148 milyon ton atık demek.

Uygun fiyatlı diye ya da ücretsiz kargo seçeneği var diye alışveriş yaptığınız markaların sizin iade ettiğiniz bir ürünü tekrar depoya eklemekle uğraşınca daha çok zarar ettiği için çöpe attığını biliyor musunuz? Ya da geri dönüş yolunda büyüyen karbon ayak iziniz ve geri stoklara girmesi için yapılan kontrollerin maliyetini? Çöpe atılanların mucizevi bir şekilde yok olmadığını, doğaya dönmediğini de tahmin edersiniz. Yeri gelmişken online mağazalar için çalışanların durumunu da sormalıyız. Fabrikalarda üretim devam ediyorsa mesela ne önlemler alınıyor? Kargo firmalarının çalışanları ne kadar güvende? Pınar Öğünç’ün bir kargo çalışanıyla görüşüp yazdığı iyi bir yazısı vardı Duvar’da, şöyle bir bakabilirsiniz.

Evet meselenin küçük işletmeleri destekleme boyutu da var. Onlara destek olmak için bir şeyler almaya devam ediyor olabilirsiniz belki. Bu durumda da alırken iyi düşünün ve ürün size gelirken dahil olan herkesin güvenliğini talep edin. Değişim böyle başlar. Vahşiliğimizden bir fayda görmedik, belki de daha fazla empati zamanı gelmiştir. Yalnızca tüketicilerin değil herkesin sağlığı değerli.

Bana kalırsa bu vahşiliğin bir kısmı da en az tekstil kadar dünyaya zarar veren hayvancılık endüstrisinde. Bu konu açıldığında tartışmalar pek ilerleyemiyor genelde. Şimdi de pandemi sebebiyle toplumsal travmayla daha kolay mücadele etmek için mi bilmem, bir başka kültürün alışkanlıklarını suçlamak, bunu da kolektif bir şekilde yapmak daha kolay oluyor sanki. Yarasa çorbası içiyorlarmış ondan hasta oluyoruz diyenleri görmüşsünüzdür. Açıkçası virüsün kökenine dair kapsamlı araştırmalar yapmadım. Fakat hayvan pazarlarının ciddi risk teşkil ettiği biliniyor ve daha önce de oralardan yayılan hastalıklar olmuş. Ama buna çözüm olarak yarasa değil inek yiyin, koyun yiyin demek de ne kadar sürdürülebilir bir çözüm? Çözüm mü? Jonathan Safran Foer’in Hayvan Yemek kitabını önermek istiyorum size. Hangi hayvanları yiyip hangilerini sevdiğimiz de oldukça kültürel bir şey. Üzerine düşünülesi bir şey. Tam da bu zamanda kendimizi canlıların en üstünde görmesek, ineklerin tek var oluş amacı bizi beslemek, salyangozlarınki kremlere malzeme olmak gibi düşünmesek mi? Virüsü bahane ederek yapılan kültürel şakalar aslında oldukça ırkçı ve ayrıştırıcı. Hiçbir şekilde kabul edilebilir değil.

Virüsle mücadele sürecinde aklıma gelen birkaç şeye değinmek istedim. Daha konuşacak çok şey var tabi. Bir yalınız yoksa hayat eve nasıl sığar? Virüs gerçekten zengin-fakir ayrımı yapmıyor mu? Sınırlarda sıkışan mülteciler ne yaşıyor? Bu platformda değilse de bir yerlerde bunlar da tartışılıyor. İyi ki de tartışılıyor. Bir sonraki yazıda sadece tekstile değinmeyi planlıyorum. Kayıtdışı çalışanlar şimdi ne yapıyor? El dikimi diye alınan bir Inditex ürünü zaten evlerde sigortasız güvencesiz birilerine diktiriliyordu da bir şey değişmedi mi mesela? Verilen siparişler ne olacak? İptal edilen siparişlerin maliyeti nereden çıkacak? Bu sorulara da cevap arayabiliriz. Son olarak şunu hatırlatmak istiyorum: Normale dönmeyelim çünkü sorunun kendisi zaten buydu.

Bleibt zu Hause!

No volveremos a la normalidad porque la normalidad era el problema

Büyük insanlığın toprağında gölge yok
                                        sokağında fener
                                        penceresinde cam
ama umudu var büyük insanlığın
                                        umutsuz yaşanmıyor.

İnsandan İnsana Bir Paylaşım Hareketi: HUMANA

Kimilerince hala şüpheyle bakılan ve uzak durulan bir alan ikinci el kıyafet alışverişi. Barınma ve beslenme gibi giyinme de temel ihtiyaçlarımızdan biri. Ancak dünyada milyonlarca insan yeni kıyafetler için gereken alım gücüne sahip değil. 40’tan fazla ülkede varlık gösteren Humana tam da bu noktadan hareket ediyor ve aslında bundan daha büyük bir misyonu savunuyor.

Humana, 1986’dan beri aktif olan ve tekstil geri dönüşümü üzerine çalışan bir STK. İlk olarak faaliyetlerine Almanya’da başlamış olduğu için bugün hala en çok şubesi olan ve çalışmalarının merkezinde olan yer orası. Kıyafetlerin toplanıp ayıklandığı ana merkezi Berlin’de ve ziyarete açık. Sürecin başarılı bir şekilde gerçekleşmesi için Avrupa, Asya ve Afrika’da da iş ortakları olan Humana’nın çalışma koşulları, kıyafetlerin dünya genelinde izlerinin sürülebilmesi ve sosyal iş anlamında temel ilkeleri var ve her aşamadaki iş ortaklarından bu ilkelere uygun hareket etmeleri bekleniyor.

Şehirlerdeki kıyafet toplama kutularına bırakılan kıyafetler toplanıp, ayıklanıp uygun fiyatlara Humana mağazalarında satışa sunuluyor. 2013’te rekor kırılarak ilk kez 10 milyon kg kıyafet toplanmış ve bunların %70 kadarının tekrar giyilmeye uygun olduğu belirtilmiş.

Kıyafetlerin gittikçe kısalan kullanım ömürlerini eleştirip ikinci el kıyafetleri tekrar kullanıma sokması ve vintage severlere de hitap etmesinin yanında Humana, başka sorunlara da dikkat çekiyor. 2013’te yayınladıkları Sürdürülebilirlik Raporu’nda, YK üyesi Henning Mörch varsıllarla yoksullar arasındaki farkın sürekli büyüdüğüne ve herkesin iyi giyinme hakkı olduğuna vurgu yapıyor. Eşitsizlikte görülür bir düşüş olsa yeni ya da giyilmiş kıyafetlerin daha adil bir şekilde dağıtılabileceğini düşünüyor.

Yoksulluk ve eşitsizlikle mücadelenin yanında çevre duyarlılığı, iklim krizi, bilgi ve sağlık dağıtımı, herkes için iş ve gelir gibi konularda duyarlılık gösteriyor Humana. En nihai amaçlarını insani bir toplum düzeni yaratmak olarak tanımlamalarına bakınca bunlar çok anlaşılabilir hatta beklenen şartlar. Kullanım ömrünü doldurmada yerleri yenileriyle doldurulan kıyafetler çevre için ciddi bir sorun. Dünya nüfusu son 100 yılda 3 katına çıktı ancak kaynaklarımız aynı hızla artmazken azalmaya devam etti. Hazır giyim ve tekstilde üretim için kullanılan kaynakların gözden geçirilmesi ve daha sürdürülebilir yöntemlere geçilmesi gerekli. Bunun yanında zaten üretilmiş ve dolaşıma sokulmuş ürünlerin tam verimlilikle kullanılması, sürekli çöp olarak görülmemesi de gerekli.

Yazının sonunda Lviv’deki Humana mağazalarından aldığım güzel parçalardan birini sizlerle paylaşıyorum. Neredeyse hiç kullanılmamış gibi olan bu cekete indirim de olması sonucu 20 tl civarı bir şey ödedim. Severek, çok severek giyiyorum.

Daha ayrıntılı bilgi almak için Almanca websitesini inceleyebilir, sürdürülebilirlik raporunu inceleyebilirsiniz.

Sevgiler,

mervitogy